Duyuyor muyuz?

Eski-yeni sözler var etrafımızda. Bize geliyorlar. Gözlerimiz görüyor ama duymuyor kulaklarımız. İşimize yarayanları seçiyoruz. Onları da yaşamak için değil sevmediklerimizi yok etmek için alıyoruz. Kelimeleri de ikiye bölmüşüz: İşimize yarayanlar, tehdit oluşturanlar. Aklımız da bölünmüş. Vicdanımız da. Bakışlarımız, gülüşlerimiz ve hatta gözyaşlarımız dahi ikiye bölünmüş. Bu kadar ayrılığı nasıl taşıyacak bu can? Sahi canlarımızı da bölmüşüz...

 

Bu mevsim de böye geçti. 
Taşı özenle dizdik, çiçekleri sevdik. Basit görünen bir yaşam seçtik. Az dekor, az mobilya... Her şey yeteceği kadar. Tuz, biber, çatal, kaşık, koltuk, halı vs. Bol gökyüzü, temiz hava ve kendi başına bir mekan. Daracık sokakların gökyüzüne duvar ören kibrit kutusu apartmanlardan bezdik.  Pencereden manzara doldu odalarımıza. Sevdik, basit yaşamayı sevdik. Gelen-geçen de sevsin diye duvarlarımızın önüne gül ağaçları ektik.


Gurbet içimizde, dışımız aynı. 
Mekanlar ismen değişiyor. Biraz da renkleri. Ama daha çok biz mekan değiştirdikçe yeni mekana yabancılaşıyoruz. Alışmak gerekiyor. İçimizin dışımıza alışması bu. Hani içim ısındı deriz ya öyle. Sonra bir ucundan tutuyoruz zamanın ve ben de buradayım demek için serbest bırakıyoruz içimizdeki yabancılığımızı. Derken gurbet hüzünlü bir maziye dönüşüyor. Yani yeni mekana değil eskiden kopup geldiğimize yabancılaşıp gurbet ellere düşüyoruz.

İçinde saklı duran umudun daim olsun. Nasıl olsa bir gün açılır pencerenin kanatları ve çıkar içindeki güzellik dışarıya. Sen hazır olmaya bak. Nasibin gelir bulur seni. Yeter ki eksik kalma seni bulana.

 Rutin, belirli bir noktada zararlı hale gelmeye başlar. Çünkü insaoğlu kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirir; çalışma zamanı üΩerindeki kontrolün yitmesi ise insanın zihnen öldüğü anlamına gelir.

SENNET Richard, Karakter Aşınması, Çev. Barış Yıldırım, Sy. 37, Ayrıntı 2010