Uyumak, sonsuzluğa ölüm kadar, başlangıca doğum kadar yakın. Ölüm gibi uzar gider. An be an, her an, nefesin son zerresiyle bir ömrün hatırasını yaşatır insana. Unutulan her şey bir bir sıraya girer hatırlanmak için. Ölümden müsade alınır biraz olsun. Uzar gider ölüm. En ani ölüm dahi sonsuluk içinde akan nehir gibi gözlerden akar. Zaman erir adeta buza ateşin değmesi gibi. Ölüm gibi uzayan uyku, doğum gibi kesilir.
Bir yanıyla ölüme yakın iken uyku, diğer yanı ile doğuma yakındır. Ölüm ile uzayan zaman, doğumla kısalır. Geri sayıma geçilir. Yitiverir en güzel yerinde. Gecenin sabah olması, sabahın akşamı, baharın güzü gibidir. An be an, gün be gün sayılır sayılı nefesler. Derken bitiverir en olmadık yerde. Şimdi ne zamanıdır ne de sırası. Ömrün bu kadar kısalığına hayret edilir. Uyumak bir insanın iki duygusu; sabırsızlık ve acelecilik gibi…
Neden korkarız? İnsan olarak nedense duygularımızı değil de duygularımıza etki eden şeyleri daha sık ve yoğun düşünürüz. Neden korkarız; mesela içinde bulunduğumuz şartların (begensek de begenmesek de) ani değişikliğinden korkarız. Korkarız çünkü zayıf kalmak istemeyiz. Korkarız çünkü yalnız kalmak istemeyiz... Korkarız çünkü kaybetmek istemeyiz... Hollywood film endüstrisi ile hayatımıza Korku Filmleri yerleştirildi. Bu filmlerle ya yaratıklar, vampirler yada katiller, caniler korku kahramanı oldu. Adeta korkmamız gereken şeyler öğretildi bizlere. Bir de başarısızlık, para ve sevgilisizlik korkusu işlendi. Oysa ki Müslüman Allah´ın kendisine olan sevgisini laybetmekten korkar. Fakat bu konu işlenmiyor. Böylece kulluk ve sorumluluğu silindi zihinlerimiden. İnsanın korkusu öncelikle insan olmasından dolayı taşıdığı sorumlulukları yerine getirememek olmalıdır. Niye korkarız ve neler bu korkularımıza sebep olur... Duygularımızı hepimizin daha çok tanıması lazım. Zira onlar var olan biz´dir. Allah´a inanmayan insan için en büyük korku; ölüm. Ölüm korkusunu üzerlerinden atmak için ise hayatı bir korku haline getirdiler: Bu defa standart denilen "algılara" ulaşamama korkusu salındı içimize. Böylece oğrenilmiş korkularımızla yeniden kuşatıldık. Dünyayı kaybetmekten oluşan korkularımız bize gittikçe dünyayı kaybettirdi.
Ağlamak; ruhsal olgunluk… İnsan büyüdükçe fiziksel darbelere karşı ağlamamayı ve yine büyüdükçe ruhsal darbelere karşı ağlamayı öğrenmekte. Gözler ağladıkça kalp daha çok oksijen alır. Bazen ağlayan birisine "ağlama" deriz. Bilmeden huzurunu bozarız. Ağlamaya zorla direnmek, insanın yaşadıklarını inkar etmesi gibi kendinden soyutlanması demek. İnsanı, duygularını bastırarak maddi başarıya sevk ettiren modern psikoloji, azar azar onu makine ruhlu yapmakta. Ağlamak bir duygu hali... Akıl acı çeker, kalp ise ağlar... Ağlamayı bastırmak, kalbi sıkıştırmak... İçimizde derin bir boşluk var. İki dipsiz kuyu bu boşluktan dolar. Kalp, bu kuyulardan, kan kompalar gibi yaş pompalar gözlere... Gözler kalbin doldurduğuyla boşalır.
Kavramları birbirine karıştırmamalı. Elmalar ile armutlar aynı kesede tartılmamalı. Kavramlar birbirine karışınca insan bir başkasıyla iletişim kuramaz. Konuşur dinlenmez, dinler anlamaz… Aynı dili konuşuyor olmak kavramlara aynı anlamları yüklüyor olmayı temin etmemekte. Farklı tanımlamalar beraberinde farklı çıkarları doğurmakta. Bir kere bir kavrama ilk kim anlam yüklüyorsa kavramın önceliklerine derhal o sahip oluyor. Kavramlar adeta köşe kapmaca gibi. Onu ilk kapan köşeyi de kapıyor. Kavrama ilk sahip olan diğer tarafta kavramın zıttını da tanımlıyor. Zıtlıklar bizi bize, insanı insane ve kitleyi kitlelere ötekileştiriyor. Kavramlar yaşanmali… Kavramlar, başkalarını ötekileştirme sonucunda onları iktidar alanı içinde sömürme amaçlı ideolojileştirilmemeli…
İç zenginliğe sahip insan dışarıdan kendi zihni melekelerini geliştirip olgunlaştırmak, yani servetinin tadını çıkarmak için menfi bir bağış; tasasız kaygısız boş zaman dışında hiç bir şey istemez; hülasa o her gün ve her saat bütün hayatı boyunca kendisi olmak için izin ister.
Online Ziyaretçi
Bugün
Toplam